Okami Wa Nemuranai - A2 - Bölüm 08
Bölüm 8
Yanan ateş sönmeye yüz tuttuğunda, Lecan kalkıp biraz daha kuru odun ekledi. Eda ise ağaca yaslanarak uyuyordu. Lecan ona göz attığı sırada kıvrılıp yönünü değiştirdi. Bütün bunların dışında kamp alanında yeni bir sorun ortaya çıkmıştı.
Canavar Kovucu sayesinde hiçbir büyülü yaratık kamp alanına yaklaşmamıştı. Ancak eşyanın etki alanının dışında kalabalık bir grup yaratık toplanmıştı.
Lecan’ın eski dünyasında da büyülü yaratıkları uzak tutan büyüler vardı. Ancak bu büyü gerekenden fazla güçlü olursa, yaratıklar tam tersine çekilip büyünün sınırına yığılabiliyordu. Şu anda kamp alanında yaşanan durum, tam olarak bu fenomene benziyordu.
Ertesi sabah Chaney ve Eifun uyandı. Lecan onlara, alan dışında toplanan sihirli yaratıkları ve sebep olduğunu düşündüğü fikirleri anlattı.
“Alan dışında tahmini olarak ne kadar büyülü yaratık var?”
“Yaklaşık olarak ikiyüze yakın.”
“Eeeeh?!”
“Ciddi olamazsın?! O zaman büyüyü kapatamayız.”
“Maalesef. Bana epey büyülü taşa mal olacak ama Canavar Kovucu’yu açık tutarak devam edelim. Hahaha, daha önce böyle eşyalara güçlü büyülü taşlar yerleştirmenin ters etki yapıp yaratıkları çekebileceğini duymuştum ama o anda bunu hiç düşünmeden güçlü bir taş koyuverdim. Gerçekten de düşüncesizce bir hareket oldu.”
“Peki ondan sonra ne yapacaksınız?”
“Anlamadım, Lecan-san?”
“Eğer Canavar Kovucu açık bir halde ilerlemeye devam edersek, bu yaratıklar bizi alan dışından takip eder. Ve kasabaya vardığımızda da kasabaya saldırırlar.”
“Aa…”
“Kasabaya büyülü yaratıklarla birlikte girersek nasıl bir cezayla karşılaşacağımızı hayal bile edemiyorum.”
“Ne… yapmalıyız ki?”
“Şimdilik, Canavar Kovucu’yu açık tutarak ilerleyelim. Düzlüğe çıkınca bir planım olacak.”
“Anladım. Öyleyse yola koyulalım.”
“Hey, küçük hanım! Sabah güneşi çoktan aydı. Kalkmazsan seni geride bırakacağız. Hadi ama, küçük hanım.”
“U-Uu~n. Sabah mı oldu? Kahvaltı yok mu?”
“Yolda yeriz. Harekete geçiyoruz.”
Önceki gün olduğu gibi, Lecan yine arabanın önünde koşarak ilerlerken kuru etini kemirip kuru fasulye yedi ve su içti. (Çn: Otururken senin gibi yiyemeyenler var reis maşşşşallah)
Ekip kısa sürede ovaya vardı. Yaklaşık 500 adım mesafede ğeşlerinden takip eden büyülü yaratıkları artık net bir şekilde seçebiliyorlardı.
“Bunlar, ikiyüzden az gibiler sanki?”
“Görünüşe göre yaratıkların bir kısmı dağdan ayrılmaya pek can atmıyormuş.”
“Buna rağmen sayıları hâlâ çok. Yüze yakın vardırlar.”
“Bu… bu imkânsız! Ekipte on maceracı olsaydık bile bunu asla başaramayız. Vouka’da bir garnizon olduğunu duymuştum. Bunlara karşı onlardan yardım isteyelim!”
“Oraya gidene kadar yol üzerindeki köyler yakıp yıkarlar. Ayrıca elimizdeki sihirli taşların yolculuk boyunca yetip yetmeyeceğinden emin değiliz. Lecan-san. Şu anda ne yapabiliriz?”
Lecan, onları takip eden yaratıkların büyük kısmının cinslerini bilmese de, hiçbiri büyük bir mana havuzuna sahip değildi. Bu yaratıklar daha çok kurtları, domuzları, maymunları ve ayıları andıran cinslerdendiler… Hepsi de büyülü yaratıkların en düşük sınıfındandı.
Eğer onlarla orman içinde savaşacak olsaydı, bu tarz zayıf olan yaratıklar bile onları zor duruma sokabilirdi. Üstelik müşteriyi koruması gerektiğinden, savaş çok daha zor bir hâl alacaktı.
Ancak burası açık bir düzlüktü. Bu durumda müşteriyi geçici olarak kendi başına bırakabilirdi. Üstelik düşmanları da bir yere kaybolmayacaktı.
“Hımı. Canavar Kovucu açık kalsın. Ben bir süreliğine gidiyorum.”
Lecan, yaban domuzuna benzeyen bir büyülü yaratık sürüsüne doğru fırladı. Bir an geçmeden önlerine varmıştı. Kılıcını çekti ve önüne gelen her şeyi biçmeye başladı.
Bu yaratıkların hepsi önemsiz miktarda manaya sahipti, ancak nasıl türden saldırılara sahip olduklarını bilmek şu an için imkânsızdı. Bu yüzden ilk saldıran kazanırdı. Tek bir canavara dahi saldırma şansı bırakmadan, hepsini katletti. Geride tek bir canlı bırakmadan tüm yaratıkları kestikten sonra cesetlere kısaca göz gezdirdi ve arabaya geri döndü.
“Canavar Kovucu’yu kapatabilirsin. Hadi yola devam edelim.”
“Üzerine neredeyse hiç kan sıçramamış… Vay canına.”
“Hayatımda böyle korkutucu bir kılıç ustalığı görmedim.”
“…Lecan. Hayır, Lecan-san. Yoksa başından beri, unvanı olan ünlü bir paralı asker miydin?”
Lecan, arabanın önündeki yerine geri dönerken Eda’nın gözü, sol elinin orta parmağındaki parlak gümüş yüzüğe takıldı.
“Bir dakika, bu şık yüzüğü hep takıyor muydun?”
Bu yüzüğü ilk gün ormana girdiklerinde <Depolama>’sından çıkarmış ve takmıştı. Ancak Lecan’ın bunu açıklamak gibi bir zorunluluğu yoktu.
“Evet.”